Tasavvufi Eserlere Nâmahrem Bakmasın

mahmut erol kılıç

 

Günümüzde faal olan yayınevlerinin birçoğu tasavvufla alakalı bir eser mutlaka neşretmiştir. Bir konuşma esnasında tasavvufî metinlerin bu kadar dolaşımda olmasının modern zamanla ilintili olduğunu ifade etmiştim. Türkiye’de kitap basan yayıncıların en tasavvufa mesafelisinin bile, İslam’ın manevi boyutu olan bu öğretinin dayandığı en önemli isimlerden biri olan Hasan-ı Basri’nin konuşmalarının derlendiği bir kitap neşretmesi, yayıncılar için tasavvufun bir vazgeçilmez olduğunu ortaya koyuyor. Okumaya devam et

Şehr-i Ramazan ( Oruç – Kadir Gecesi- Şirk-i Hafî )

ay

 

Şeyh-i Ekber sûretinde hemen yanı başımda oturan efendim, bana hiç bakmadan konuşmaya başladı.

“Bismillâhirrahmânnirrahîm
Allah size yardım etsin, bu yurdun ismi Şehr-i Ramazan’dır. Şehir denmesi şemsten yansıyan bütün hilâlleri toplaması ve insanın ilâhî nazardan aldığı ziyâ ile bütün insânî halleri, hayat ve davranış tarzlarını cem etmesindendir. Kamer, şemsten yansıyan cümle ziyâları, kendinde toplaması dolayısı ile “şehir” ismini almıştır. Ramazan, hilâlin görünmesi ile başlamasından dolayı, buraya Şehr-i Ramazan denmiştir. Bize ulaşan bir hadîs-i şerifte Rasûlullah -sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur “Ramazan demeyiniz. Çünkü Ramazan Allah’ın isimlerinden biridir”. Zîrâ Kur’ân-ı Kerim’de de Allah -celle celâluhû-, Ramazan dememiş, Ramazan Ayı demiştir. Okumaya devam et

Keramet ve Kerametin Terki – Peygamber Mucizelerinin Te’vili

ateş

 

Ayetleri (mucize) ve kerametleri izhar, iddiaları nedeniyle peygamberler için zorunlu iken peygambere uyan velinin onları gizlemesi vaciptir. İşte sûfilerin yolu budur. Çünkü veli bir iddiada bulunmadığı gibi iddiada (bulunması) da gerekmez, çünkü o, şeriat getiren biri değildir. Artık şeriat terazisi âlemde ortaya konulmuştur. Şekilci alimler ki onlar fetva verenlerdir Allah’ın dini hakkında o teraziye göre hüküm vermişlerdir. Onlar, cerh ve tadil ehlidir. Veli ise, yükümlü olmasını gerektiren aklı var iken ortaya konulmuş şeriat terazisinin dışına çıkarsa, hali kendisine bırakılır. Bunun nedeni, Rahman’ın nefesinde onun hakkındaki ihtimaldir. Bu bırakma da meşru terazide vardır. Şeriatın zâhirinde cezayı gerektiren ve hakim nezdinde sabit bir durum veliden ortaya çıkarsa, o ceza veliye uygulanır. Gerçekte onun için söz konusu olan ihtimal bu cezadan kendisini kurtaramaz. Bu ihtimal, başkalarına şeriatça yasaklanmış şeylerin mubah kılındığı ve kendilerini cezalandırmadığı kimselerden olması ihtimalidir. Fakat bu durum, ahiret hayatında böyledir. Allah Bedir savaşçıları hakkında (başkasına yasaklanmış) fiillerin onlara mubah olduğundan söz etmiştir. Bir rivayette de ‘Dilediğini yap, seni bağışladım’ buyurur. Halbuki ‘dünya hayatında senden cezayı kaldırdım’ dememiştir. Cezanın uygulandığı kişi, gerçekte günahkâr değil ise, sevap alır. Örnek olarak Hallac ve yolundan gidenleri verebiliriz. Okumaya devam et

Vücûd ve Vahdet-i Vücûda Dâir Rubailerin Şerhi – Molla Câmî

rubaiyyat

 

Bu eser, Nakşibendî Tarîkati’ne mensûb olup Şeyhu’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin iyi bir ta‘kībcisi ve şârihi olan Abdurrahmân Câmî’nin, vücûd ve vahdet-i vücûd meselelerini ele aldığı eserlerinden biridir. Okumaya devam et

Melâmîler ve Fakirler Hakkında.

 

melami

Bu adamlardan bir grubu, Melâmîlerdir. Bazen Melâmetîyye diye de söylenir, fakat bu zayıf bir okuyuştur. Onlar, Allah yolunun mensuplarının efendileri ve imamlarıdır. Âlemin efendisi -ki Allah’ın Peygamberi Hz. Muhammed’dir- onların içindedir ve onlardan biridir. Onlar, işleri yerli yerine koyan ve sağlamlaştıran hikmet sahipleridir. Onlar, sebepleri yerli yerinde bırakır, aşılmaları gereken yerde ise onları aşarlar. Onlar, Allah’ın yaratıklarındaki düzenini kendi anlayışlarına göre ihlal etmezler. Dünya hayatının gerektirdiği şeyi dünya hayatına bırakırlar, ahiret hayatının gerektirdiğini de ahiret hayatına bırakırlar. Onlar, Allah’ın kendilerine baktığı gözle eşyaya bakarlar, hakikatleri karıştırmazlar. Çünkü Allah’ın koymuş olduğu yerden bir sebebi kaldıran kişi, hiç kuşkusuz, onu koyana saygısızlık yapmış, onun değerini bilememiş demektir. Sebebe dayanan ise, hiç kuşkusuz (sebebi koyana) ortak koşmuş, ilhada düşmüş, doğa âlemine bel bağlamış demektir. Okumaya devam et