Hak ve Adem Üzerine…3

sonsuzluk_111232
Bilmelisin ki varlık insanın ilmine mazhar olmak bakımından birisi gayb ve diğeri şehadet olmak üzere iki âlemdir. Ve insan her anında bu gayb ve şehadet arasında bir zuhur penceresi gibidir. Gayb, insanın müşahedesinden henüz gizli, şehadet ise onun müşahedesine açılmış olanıdır. Bu tasnifte insanın yokluktan varlığa gelişi mesned alınmış, âlemler onun gaybından şehadetine bir bir açılırken, o da Hak’kın gaybından kendi şehadetine âlem âlem açılmıştır. İnsana kendi hakikatinin, Hak’kın gaybından şehadetine kendini biliş olarak açılışı da mertebelenmiş, kimisi kimisinden üstün kılınmıştır. Bunlar başlıca yedi mertebe olarak sayılmıştır. Görmez misin Hak sebül-mesaniyi Kur’an’ın kalbi nasıl kılmıştır. Onu kulu ile kendi arasında yedi ayet, her bir ayetini yedi ulu isminin mazharı, her bir ulu ismini de yedi nebiye hayat kılmıştır. Ve Arz’da onlara hayat bahşederken, semadan da onlara birer kat tahsis etmiştir. Şimdi insanlar yedi kısım olmuş ve yedi hayatla mertebelenmiştir. Başları ve kalpleri yedi ayrı semaya bağlanmıştır. Hak bütün bu hayatları, semalarından arzlarına kendi ulu isimleriyle nasıl sevk ve idare etmektedir. Zira “işlerin tümü O’ndandır. Mülk O’nundur ve hüküm ancak O’na aittir.”. Biz “O’ndan geldiğimiz gibi ancak O’na dönücüleriz.”. Ancak “O’nun bir şeyi dilemesi ona ol demesidir, oluverir.” Görmez misin?

Okumaya devam et

Hak ve Adem Üzerine – 2

hakikat

 

“El-hamdü lillahi rabbil alemîn” ne güzel sözdür. Ve güzel kılınmış olanların kutbunun dilinden, O mutlak güzelin kelamıyla nasıl da inmiştir. O kuluna, rububiyetinin tek melik olduğu mülkünü ve o mülkte ilmini yaydığı âlemlerini, âlemlerinde kusursuz yetkinlikle beliren ve onları bir birine her vesile ile meftun kılan hamdının mahsus olduğu ulûhiyetini nasıl bir göz ile müşahede ettirdi de, bu manaları toplayan o ruhun dilinden bu sözler döküldü. Bildiysen söyle, senin de rabbin kimdir, hamd nedir ve âlemler nasıl varlıklardır. Okumaya devam et

Hak ve Adem Üzerine…

hak ve adem

 

Evveli olmayan Hak ile sonradan meydana gelen ve kâmil olan Âdem esasen birbirinden ayrı değillerdir. Âdem cismi bakımından sonradan olmasına karşın mutlak varlığın zuhurundan başka varlığa sahip değildir. Hak onun sonradan olan ve belli bir ömrün ardından yok olacak olan beşeriyetine nefhederek ilahi isimlerini onda zuhur ettirmeseydi onun ahirinde ebedilik meydana gelmezdi. Hak’kın ancak Âdem için ahiretin varlığından haber verdiğini ve bu hayatın ister mücazat ister mükâfat olsun, ebedi olduğunu işitmez misin? Âdemde kalıcı şahsiyet oluşturan her şey evveli olmayan Hak’tandır. Onun kendiliğinden bir varlığı yoktur. Onun sonradanlığı ve sonluluğu zümrüdü ankaya benzer; ismi vardır, lakin vücudu yoktur. Hâlbuki Âdem’e kalıcılık şerefini bahşeden o ulu padişahın isimlerine ne sınırlama vardır ne de nihayet. Bu manayı, sözleri zat gülşenin gülleri olan yiğidin kitabından oku. Böylece o dünyada kaldıkça Hak’kın dünya hazinelerinin, ahirete varınca ahiret hazinelerinin mührü nasıl kılınmıştır, anla. Okumaya devam et

FUSÛSÜ’L-HİKEM

FÜSÜS

 

Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (ö. 638/1240) bütün fikirlerinin özeti sayılan temel eseri.

Tasavvuf düşüncesinin temel kitaplarından biri olan eserin tam adı Fuśûśü’l-ĥikem ve ħuśûśü’l-kilem’dir. “Fusûsü’l-hikem” tamlaması “yüzük kaşı (yuvası),göz bebeği, eklem yeri, ön diş” gibi mânalara gelen fassın çoğulu fusûs ile hikmetin çoğulu hikem kelimelerinden meydana gelmiştir. 627’de (1230) Şam’da bulunduğu sırada kendisine vâki olan “mübeşşirât”ta Hz. Peygamber’in elinde bir kitapla görünerek, “Bu hikmetlerin yuvalarını (fusûsü’l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla” dediğini nakleden İbnü’l-Arabî eseri kaleme alarak bu nebevî emri yerine getirdiğini belirtir (Fuśûśü’l-ĥikem, s. 47). Müellif daha önce de 586 (1190) yılında Kurtuba’da iken benzer şekilde Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerle, geçmişten kıyamete kadar bu peygamberlere inanan bütün insanları müşahede ettiğini söyler (a.g.e., s. 100; Fütûĥâtü’l-Mekkiyye, III, 323). Diğer eserleri gibi bu eserinin de “nefsin yol açtığı garazlardan münezzeh bir mukaddes makamdan geldiğini” söyleyen İbnü’l-Arabî, kendisinin eserin müellifi değil mütercimi sayılması gerektiğini özellikle ifade eder. Okumaya devam et

SONSUZ YOLCULUK: İBNÜ’L‐ARABÎ’NİN KİTÂB EL‐İSFÂR AN NETÂİCİL’L‐ESFÂR ADLI ESERİ (Michel Chodkiewicz)

AHMED AVNI KONUK MAKALELER DOKUZUNCU KISIM İKINCI EK: İBLÎS’İN HAKİKATİ

 

konuk-1

Bilinsin ki, İblîs Mudill isminin en mükemmel ve en kemâlli görünme yeri olan bir rûhtur. Ve ruhlar mertebesi ayrılık ve gayrı oluştan bir çeşit üzerine Zât’ın hâriçte açığa çıkmasından ibârettir. Ve Vâhid’in ikilik çerçevesinde rü’yeti bu mertebeden başlar. Bundan dolayı Mudill isminin hükümlerinin açığa çıkmasının başlangıcı bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun bir diğerinden başka olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise dalâl’in ayn’ıdır. Ve bu rü’yet tarzı, vehim veren kuvvetin şânıdır.

Şimdi bu kuvvet Mudill isminin görünme yeri olup, İblis’in hakîkâtidir. Çünkü şânı “telbîs (ikilem)”tir; ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. Ve İblîs bu te’sîri ile âlemleri ihâta etmiştir. Okumaya devam et

AHMED AVNI KONUK MAKALELER DOKUZUNCU KISIM BIRINCI EK: MELÂİKE-İ KİRÂM’IN HAKÎKATİ

 

 

 

konuk-2

 

Bilinsin ki, vücûdun, daha önce izah edilen ilmi sûretler, ya’nî insâni hakîkat mertebesinden tenezzülü, yine o mertebede mevcût olan kudret sıfatı-nın görünme yeri ile, ya’nî kuvvetler ile olur. Çünkü vücûtta kudret ve kuvvet olmayınca irâde ettiği şeyin var edilmesi mümkün olmaz. Allah Teâlâ Hazret-leri “metin kuvvet sahibidir”. Ve kudret, diğer sıfatlar gibi hakîkî vücûdun işle-rinden bir iş olduğu yönle zât’ının dışında bir şey değildir. Böyle olduğu halde, maddeciler onu bağımsız bir şey zannedip, var etmenin kaynağını iki bağımsız vücûda dayandırdıktan sonra, birine “madde”, diğerine “kuvvet” demişlerdir. Şüphe yok ki bu hüküm onların vehme dayanan bir zanlarından ibârettir. “Zâlike mebleğûhüm minel ilm” ya’nî “Onların ilimden ulaşabildikleri budur” (Necm, 53/30) ve “innezzanne lâ yûğnî minel hakkı şey’a” ya’nî “Şüphesiz zan haktan bir şey kazandırmaz” (Yûnus, 10/36). Okumaya devam et

ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLAHİ HİKMET FASSI


TANITIM ADEM‘ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLAHİ HİKMET FASSI’ -Nusreddin M.Ali tarafından tercüme ve şerh edilen eserin Mukaddimesinin ilk 5 sayfası…

Giriş

Bismillahirrahmanirrahim

1993 yılının Kasımının 17 nci günü akşamı, Münevver Şehrin[1] nurunun kaynağı olan nebinin mescidinin eşiğinde[2], Hak’kın hikmet fasslarından doldurduğu ikram kadehinden[3], yine O’nun nurlarına mazhar olduğu halde ihtiyarlamış[4] bir talibinin[5] elinden içirildiğin şarabın tadını unutma! Seni senlik kahrından alan, vecd ile ilâhî vücud bahrine salan o gecenin kadrini hep hatırla. Olur ki bu hatırlayışını, Hak kendisi için hususî bir hamde, nebisine salâvata, nebinin temiz takipçilerine ve onların en önde gelenlerinden olan, gönlü ilâhî hikmetlere kadeh olmuş ve Hak’kın dinini hayatında diri kıldığı o veliye hususî teşekküre sayar. Okumaya devam et

fetva

Yavuz Sultan Selim’in Hocası Muftîyu’s Sekaleyn Mevlâna İbn-Kemâl (k.s.) Efendi’nin İbn-i Arabî Fetvası

 

 

Muftîyu’s sekaleyn ibn-i Kemâl namıyla anılan ve bu isimle şöhret olan Mısır fatihi Padişah Yavuz Sultan Selim’in hocası aynı zamanda da Kanuni ve Yavuz devrinin tanınmış şeyhu’lislamlarında Mevlâna İbn-Kemâl (k.s.) efendinin bu mev-zuyla ilgili olarak yayınlanmış bir fetvası Şeyh Ahmed Hamdî al-Kadirî (k.s.) telif  etmiş olduğu “Kitab-ul Burhan Al-Azhar Manâkıb eş-Şeyh el-Ek-ber” Arapça ve Osmanlıca olan ve Türkçeye çevirisi ve sadeleştirmesi yaptırılan  bu eserde bulunan bu fetvayı biraz sadeleştirme yaparak önemine binaen kitabımızın bu kısmına almayı uygun gördük.. Okumaya devam et

”Bir şahsın inandığı Allah’ın diğer birinin îtikâd ettiği Allah’a hükmü yoktur. ”Sözü Hakkında…

Şuayb Fassı’nda şu ifâdeler vardır: “Bir şahsın inandığı  Allah’ın diğer birinin îtikâd ettiği Allah’a hükmü yoktur. îtikâd sahibi onu noksanlıklardan münezzeh kılarak ona yardım eder, hâlbuki o bu şahsa yardım etmez. Dolayısıyla, inandığı ilâh, inanmadığı ilâha bir tesir icrâ edemez. Aksi de böyledir, muhâlif îtikâdda olana da kendi ilâhından bir yardım gelmez. “…Onlar için yardımcılar yoktur” (Âi-i imrân, 3/22).”1 Okumaya devam et